29 Ekim 2011 Cumartesi

Zimbabwe Kriketinin Kısa Tarihi

Zimbabwe’nin Test statüsünü geri kazanması ve yaklaşan Yeni Zelanda Test maçı öncesi iki bölüm halinde Zimbabwe kriketinin kısa tarihi ve geleceğe bakışı konulu bir yazı yazmayı düşündüm. İlk bölümde 1980-2006 arasında neler yaşandığını hatırlatmakta fayda var.
1980’de bağımsızlığı tanındıktan sonra uluslararası alanda temsil edilmeye başlayan Zimbabwe 1983’ten itibaren düzenlenen üç Dünya Kupası’na katıldıktan sonra, 1992’de Uluslararası Kriket Konseyi (ICC) tarafından tam üyeliğe yükseltildi. İlk Test maçının aynı yıl Hindistan ile oynayan Zimbabwe’nin ilk yıllarda oynadığı maçlarda aldığı başarısız sonuçlar ‘Acaba Test statüsüne erken mi yükseltildiler?’ sorusunun sorulmasına yol açsa da tek günlük maçlarda (ODI) rekabetçi olmaları ve aldıkları galibiyetler sayesinde saygı duyulan bir takım olmayı başardılar. Murray Goodwin, Andy ve Grant Flower kardeşler, Paul Strang, Heath Streak, Neil Johnson gibi üst düzey oyuncularla kalitesini yükselten Zimababwe, ilk Test galibiyetini Pakistan karşısında 1995 yılının Şubat ayında almayı başardı. 1998 yılında ülke dışında ilk Test serisi galibiyetini Pakistan’da 1-0 ile alan Zimbabwe, 199 yılındaki Dünya Kupası’nda yarı finali kılpayı kaçırır.
Yeni milenyuma daha da güçlü bir takım olmayı hedefleyen Zimbabwe için işler, ülkenin lideri Robert Mugabe’nin siyaseti kriketin içine sokmasıyla ve oyuncu seçiminde Afrika kökenli oyuncuların ön plana çıkarılması girişimleri nedeniyle giderek kötüleşmeye başladı. Ülkede demokrasinin büyük yara alması, uygulanan yanlış sosyal ve ekonomik politikalar Zimbabwe’de huzursuzluğu giderek arttırırken 2003 yılında Güney Afrika ile ortak organize edilen Dünya Kupası’nda Andy Flower ve Henry Olonga’nın protestoları Mugabe rejimi ve Zimbabwe kriketi arasındaki mücadelenin doruk noktası olur. Ülkedeki ‘demokrasinin ölümü’ne tutulan yası simgeleyen siyah bantı takan bu iki oyuncu derhal takımdan çıkarıldı ve ülkeden kaçmak zorunda kaldı.
Dünya Kupası sonrası yeni bir jenerasyon yetiştiren ve geçmiş 10 yılın öncülerinin yerine takıma yerleştiren Zimbabwe kriketi, protesto sonrası Mugabe rejiminin baskısı sonrası en büyük yarayı 2004’te aldı. Kaptan Heath Streak’in kovulması, takımdaki 14 oyuncunun Zimbabwe Kriket Birliği’nin (ZCU) siyasetin gölgesinde oyuncu seçimine karar vermesi ve politikaya bulaşmasını protesto etmesiyle ve takımı bırakmasıyla sonuçlandı. Tecrübesiz oyuncularla Sri Lanka’ya karşı oynamak zorunda kalan ve ağır bir yenilgiye uğrayan Zimbabwe, 2004 yılında başka Test maçı oynamamayı kabul etti ve maçlarını askıya aldı.
2005 yılının başında ZCU’nun tekrar Streak’i kaptanlığa geri dönmeye ikna etmesi, isyan bayrağını çeken tecrübeli oyuncuların büyük bir kısmını takıma geri döndürse de ülkede çözümsüz kalan ekonomik ve siyasi durum oyuncuları bir kez daha yönetimle karşı karşıya bıraktı. 2005 Ağustos’unda Yeni Zelanda’yı konuk eden Zimbabwe’nin ilk Test maçında aldığı ağır ve aşağılayıcı yenilgi (maç sadece2 gün içinde bitti, ev sahibi ekip bir gün içinde 2 kez all out olan tarihteki 2 takım ünvanını kazandı) takımın dibe vurmasına yol açtı. Daha sonra oynadığı Hindistan serisini de ağır yenilgilerle kapatan Zimbabwe’de Heath Streak emekliliğe ayrıldığını açıkladı. Yeni kaptan Tatenda Taibu’nun ZCU ile yapılan görüşmelerde sonuç alınamaması nedeniyle görevinden çekilmesi, kaosu derinleştirdi.
Ocak 2006 yılında ZCU’nun ülkenin en iyi 37 oyuncuya merkezi kontrat önermemesi nedeniyle oyuncular isyan bayrağını çekti ve başkan Peter Chingonka’nın istifasını istedi.   İşleri daha da kötüleştiren Zimbabwe hükümetinin, başkan Mugabe’nin emriyle ZCU’nun yönetimini devralması ve yönetimdeki tüm beyaz ve Asya kökenlileri kovması bardağı taşıran son damla oldu ve 18 Ocak 2006’da Zimbabwe, kendi isteğiyle Test statüsünü askıya almak için başvurdu.  Böylece 5 yıldan fazla sürecek bir sürgün dönemi başlamış oldu.

24 Ekim 2011 Pazartesi

Kralın Dönüşü: Jacques Rudolph


Bir gün havaalanında uçak beklerken eşim ‘Şurada duran adam bizim Rudolph değil mi?’ diye uyarmasaydı kendisiyle tanışma fırsatı bulamayacaktık. Şapka ve gözlük taktığı için belki birisi tarafından tanındığı için çok şaşırmıştı. İlk önce nereden geldiğimizi sordu, Türkiye’den olduğumuzu söyleyince şaşkınlığı bir kat daha arttı. Türkiye’de kriketin takip edilip edilmediğini sordu, takip edilmediğini ama eşimin sıkı bir Güney Afrika taraftarı olduğunu söylediğimde bizimle koyu bir sohbete başladı. O dönemde Rudolph Güney Afrika takımı aday kadrosundan yeni çıkarılmıştı. Klasik bir Türk yaklaşımıyla ‘Abi sana ayıp ettiler, aslında oynamak senin hakkındı ama senin yerine Hashim Amla’da ısrar ediyorlar. Amla’dan ne köy olur ne kasaba’ şeklinde olaya ‘damardan’ girince kelimelerini dikkatli seçip eleştiri dozunu ayarlayarak o dönem seçicilerinin düşünceleri ve Güney Afrika takımının iç dinamikleri hakkında yüzeysel de olsa bilgi vermişti.


2007 yılında Kolpak kuralları çerçevesinde İngiltere’ye yerleşen ve kriket yaşantısına Yorkshire takımıyla devam eden Rudolph, zaman içerisinde giderek kendini geliştirip arka arkaya iyi performanslar gösterdiğinde fark edildi ki Rudolph’un ayrılığı G.Afrika için ciddi bir kayıptı. Uzun süre Test sıralamsında birincilik için oynayan Güney Afrika harika oyunculara sahip olmasına rağmen bir türlü açılış vurucusu ve 6. sıra vurucusu pozisyonları için istikrarlı bir oyuncu bulamamış ve Neil McKenzie, Alviro Petersen, Jean Paul Duminy, Ryan McLaren, Johan Botha gibi denemelere rağmen istikrara kavuşamamıştı. Diğer yandan Rudolph’un ismi İngiltere Test takımı için anılmaya başlamıştı ve 2011 yılına kadar Yorkshire’da oynamaya devam etse İngiltere’yi temsil etme hakkı kazanacaktı.

Bu tabloyu bozan ise Jacques Rudolph’un karısı Elna oldu. Bulaşıcı hastalıklar ve özellikle AIDS üzerine uzmanlaşmış bir doktor olan Elna, Leeds’ten sıkılmıştı ve ülkesine dönüp insanlarına yardım elini uzatmak istediğinde Rudolph, 2010 yılında Kolpak anlaşmasını bozarak ülkesinin takımlarından Nashua Titans ile anlaştı. 2010 sezonunda ülkesinde first class (4 günlük maçlar) maçlarda en çok koşu yapan oyuncusu olarak turnuvayı kapattığında milli takıma geri dönüş artık kaçınılmazdı. Bu yıla da harika bir başlangıç yapan oyuncuyu kimse görmezden gelemeyecekti. Kariyerinin ilk dönemlerinde 2 kez Güney Afrika’da beyaz olmayan oyunculara yapılan pozitif ayrımcılık nedeniyle ülkesini temsil etme şansını kaçıran Rudolph, ilk maçında Bangladeş karşısında 2003 yılında oyun dışı kalmadan 222 yaptığından beri en mutlu gününü 22 Ekim Cumartesi günü yaşadı ve 2006 yılından sonra tekrar Test takımına açılış vurucusu olarak geri çağırıldığını öğrendi. Eğer bir aksilik olmazsa 9-13 Kasım tarihleri arasında Avustralya ile oynanacak ilk Test maçında Graeme Smith’in açılış vurucusu ortağı olarak izleyeceğimiz Jacques Rudolph’a (bir Avustralya taraftarı olmama rağmen) şimdiden en içten başarı dileklerimi iletiyorum.

Ek was nog altyd seker dat jy sal terugkom (Her zaman geri döneceğinden emindim)

21 Ekim 2011 Cuma

Kriket Üzerinden Çeşitlemeler: 2. Bölüm

Not: Bu yazıyı Şampiyonlar Ligi sırasında yazdım ama nedense şimdi yayınlıyorum.

Şampiyonlar Ligi'nin tam ortasında bu mini yazı dizisi nereden çıktı diye de sorulabilir. İtiraf etmeliyim ki sohbetlerde kriketin ya dalga ya da aşağılama konusu olmasına yabancı değilim fakat son dönemde söz konusu oyunla ilgili bazı yargıları eleştirmezsem de ben rahatsız olacağım. 1. bölümde aslında Türkiye'deki insanların bu oyunu sevebileceklerini, fakat beyinlerin yeni şeylere kapalı olmasından ötürü yabancı gelen her şeyi reddetme dürtüsünün ağır bastığını belirtmiştim. Bu bölümdeyse bunun sebebinin hiç de tesadüfi olmadığını, hangi sporları sevip hangilerini sevmeyeceğimizi seçtiğimizi değil, bunların bize öğretildiğini iddia ediyorum.

Yazıyı bitirdikten sonra gözden geçirip önce şu sorulu paragrafla başlamayı uygun gördüm. Kriket için "Aptal Hinduların" ya da "Züppe İngilizlerin" oyunu deniyor. Pakistanlılar bu oyuna tapıyor, Karayiplilierse adalarını bir arada tutan bir spor olarak görüyorlar. Avustralyalılar için adeta milli sembol. Oyun gördüğüm kadarıyla farklı koşullarda-bir şekilde- yaygınlaşmış. Ülkemizde yaşayan ve kriketi beğenmeyen hatta hakaret edenler için soruyorum, bu kadar adam salak da bir biz mi seçmeyi başardık doğru sporu?

Kriketin en önemli sorunu, günümüzün  şartlarına, baskın hayat görüşlerine  ya da  'Spor nedir?' sorusuna verilecek cevaplara uygun kriketlere sahip olmayışı.

Benim şahsi paranoyam da olabilir fakat ne yana baksam hızlı tüketim, çabuk mutluluk, emeksiz kazanç ve özensiz yaklaşım görüyorum.Eski filmlerde olayların hızlıca gelişmesinden çok diyaloglara önem verilirdi. Eski kitaplarda betimlemeler ve psikolojik analizler sayfalar sürerken, şimdi insanların kolayına gelen, sürekli heyecanla pompalanan okuma alışkanlığı. Restoranlara gittiğinizde insanlar sizden hemen bir şey yemenizi bekledikleri gibi gelen yemekle de keyif yapmanıza izin vermiyorlar. Başka bir arzunuz yoksa hemen kalkın ki yeni bir müşteri kredi kartı limitini doldurmaya başlasın.

Tüm bunların sporla ne ilgisi var? Ne yazık ki ülkemizde, günümüz spor anlayışı da aynı doğrultuda gelişti. Tüketime çok meraklı olduğunu son ekonomik gelişmelerle ve ayran almaya paramız yokken ayfonlarla patlatılan iç talebimizle kanıtlayan toplumumuzun biricik sevgilisi, askeri cuntaların devreye girdiği her ülkede olduğu gibi futbol oldu. 90 dakikada ne var ne yoksa tüketiyoruz. Gol oluyor, avazımız çıktığı kadar bağırıyoruz, faul oluyor; hakeme kızıyoruz, küfür kıyamet. 1-0 mağlupken 2-1 öne geçiyoruz ve adrenalin iniş çıkışlarını yaşarken  tuttuğumuz takım yenmişse kendimizi de yenmiş sayılıyoruz. Fast foodçudaki kuyrukta birazdan yiyeceği hamburgerin boyutunu, patateslerin lezzetini ve içeceğin soğukluğunu hayal ettiğimiz, kısa bekleyişten sonra gelen yemeği bir lokmada mideye indirdikten sonra duyduğumuz mutluluğa benzetiyorum ben bunu. Kimse klasik müzik dinlemez çünkü 'sıkıcıdır'. Onun yerine, bir-iki kelimede ulvi dertlerimizi dillendirebildiğimiz "Buralara kar günü yaz yağıyor canım" şarkıları var değil mi. Eller havaya; 2-3 saat boyunca maksimum keyif. Tüm hafta boyunca plazalarına kıstırılmış insanların cumartesi doldurduğu sokaklarda kendini kaybeden insanların hikayesi bu; futbol da onların sporu.

Kriketi neden seviyorum? Bu geleneksel spor, tüm dünyada 'ham hum şaralop' mantığı hakimken dahi 22 kişiyi toplayıp 5 gün boyunca maç yaptırabiliyor. Tribünlerde izleyenlerin sayısı her geçen gün azalıyor ama kriketçiler topla sopa arasındaki savaşta, inandıkları yolda ilerlemeyi sürdürüyorlar. Krikette acele yok, sabır var. Bu oyunda dangul dungulluk yok, özen var. Zaten İngilizler bu oyunu bulduklarında amaçları eğlenmek değil, beden ve de ruh terbiyesiydi.

İnsanların bir şeye ilgi duyması için içinde ille de bitmez tükenmez heyecana yer vermesi gerekmiyor. Bir spordan keyif almanız için ille de işin sonunda ne olacağını görmeniz de gerekmiyor. Krikette her atılan, bir futbol maçıdır. Atıcı bir gol atabilir, vurucu 2 golle geri gelir, alan oyuncusu da 90 artı bilmem kaçta maçı verir. Sonuçtan değil süreçten zevk almak esastır. Zaten kriket stadyumları, 'zengin insanların züppe züppe koltuklarında maç izledikleri' alanlar değil, özellikle bazı ülkelerde de  mangallarını yanlarına alıp çoluk çocuk keyif yaparken bir taraftan da oyunu takip ettikleri, bir güzel falsolu atış, bir küçük dahiyane dokunuşla alınan koşuları gördükleri yerlerdir.

Benim yaşadığım dünyada bir sürü kavram yeni baştan yaratıldı: Güzel bir kadın nasıl olur?'dan tutun da 'Hangi kıyafet düzgündür?' ya da 'Hangi yemek lezzetlidir ya da sağlıklıdır''a kadar. Tatil denilen şey, insanın kafasına göre takılma özgürlüğüdür bana göre, ama şimdi Bali'de denize girmeden tatile çıktım demiyor kimse. Ne yazık ki bu koşullarda kriketin de sevilmesi beklenemez. Bu oyunda her an avazınız çıktığı kadar bağırıp deşarj olamazsınız; bazen bir gerilim filmi izler gibi gerilirsiniz, bazen macera filmindeki kahramanlıklardan keyif alırsınız, klasik müzik konserine gitmiş gibi, bazen uyuklar, bazen de düşüncelere dalarsınız.

Kriket bir satranç oyunudur. Orhan Ayhan bir röportajında  bir defasında boksu futboldan daha çok sevdiğini söylemiş, "Futbolda bir topla 2 kale var, boksta 10 kale var" gibilerinden bir benzetme yapmıştı. Anlatmak istediğim de bu; kimileri boksu bir vahşi dövüş olarak izler, kimileri içinse beynin bir sürü veriyi aynı anda işlediği bir zeka oyunudur. Krikette bir  top, topun yüzeyi, zeminin rengi, havanın nemli, sıcak ya da rüzgarlı olması, o haftanın kapalı havayla geçmesi, oyuncunun formu ve daha saymak istemediğim(çünkü çok var) bir sürü faktör devreye girer ve vurucu oyuncu gelen topu karşılarken tüm bunları iyi özümsemişse ve beyniyle, hızlıca işleyebilirse başarılı olabilir.

Herkes endüstriyel futbola karşı. Fakat herkes geleneksel krikete de karşı? Merak etmeyin, kriketin de endüstriyelini icat ettiler. Ha bu arada fair-playciler; krikette hakeme itirazda yerleşmiş ahlaki bir sınır çerçevesini aşan ya da birbiriyle kavga eden oyuncular görürseniz haber verin. Epey bir maç izlemek zorunda kalacaksınızdır. İyi eğlenceler. 

10 Ekim 2011 Pazartesi

T20 Şampiyonlar Ligi'nin Ardından

Kriketin en kısa süren versiyonu, yani Twenty20 formatında düzenlenen en yüksek ödüllü kulüplerarası turnuva Şampiyonlar Ligi, dünkü finalle tamamlandı. Maçları yakından takip edip turnuvayı sizler için değerlendirdik.

Şampiyon: 6 takımın elemelere katıldığı ve üçünün ana tabloya dahil olduğu turnuvada, 5’er takımdan iki grupta ilk ikiye giren takımlar Sommerset, New South Wales Blues, Royal Challangers Bangalore ve Mumbai Indians yarı finale yürürken, grup maçlarının sonuna kadar neredeyse hiçbir takımın tur atlamayı garantileyememesi, çekişmenin göstergesiydi.3. Kez düzenlenen Şampiyonlar Ligi’ni, evsahibi Hindistan takımlarının yer aldığı finalde Royal Challangers Bangalore’u 31 koşu farkla yenen Mumbai Indians kazandı.

Soru: Sizce Mumbai Indians turnuvayı kazanmayı hak etti mi?

O.B:  Öncelikle bana göre turnuvayı en iyi takımın kazandığını söylemek zor. Kağıt üzerinde Mumbai, kendisinden daha güçlü takımların arasından sıyrılmayı başardı. Bunda tabii ki çok yakın biten grup maçlarında diğer sonuçların da kendi lehine gelişmesinin rolü büyük. Yine de yarı final ve final maçlarında atıcılarının gösterdiği performans, vurucuların da yaptığı iyi skorlarla birleşince şampiyonluğu kazanmayı başardılar. Bu da dengeli kadro yapısının sayesinde gelen bir başarı Bunu yakalayabilmeleri kilidi açmalarını sağladı.

Takımlar: Avustralya, Güney Afrika ve İngiltere’den yerel T20 ligi finalistleri Karayipler,Yeni Zelanda ve Sri Lanka yerel T20 ligi şampiyonları ile, Hindistan yerel lig yarı finalistlerinin tümü –elemerle birlikte- mücadeleye girişti. CLT20_2009’u kazanmayı başaran New South Wales, bir senenin ardından yine devler liginde boy gösterdi ancak yarı finali geçememesi, South Australia’ysa yarı finale gittiği geçen senenin ardından, grup aşamasında elenmesi dikkat çekiciydi. Turnuvaya farklı galibiyetlerle başlayan Güney Afrika takımları Warriors ve Cape Cobras’ın da ilk turu geçememesi ilginçti. Yeni Zelanda ve Sri Lanka temsilcilerinin elemelere tabi tutulması ve ana tabloyaya girememesi de temsil açısından üzücüydü. Geçen yıl, İngiliz takımlarından yoksun turnuvadan sonra Sommerset’in bu kez yari finale yürümesi önemli bir başarı hikayesi oldu. Grupta 2 maç alıp, iki maçını son topla kaybedip ilk turda elenen ama nispeten isimsiz oyuncularına rağmen, ortaya koyduğu oyunla herkesin takdirini kazanan Trinidad&Tobago da mansiyonu hak etti.

Soru: Şampiyonlar Ligi’ni yine bir Hindistan takımının kazanması turnuvaya ne gibi etki eder?

O.B:  Turnuvaya olan ilgi veya Hindistan dışındaki takımların katılımı azalmaz, aksine ortada dönen ödül miktarı yüksek oldukça bu turnuva her zaman ilgi çeker. Zaten Uluslararası Kriket Konseyi’nin (ICC) bu turnuva için ayrı bir pencere açacağı ve o dönemde uluslararası maç oynatmayacağı düşünülürse her oyuncu bu turnuvada oynamak isteyecektir. Bir de turnuvanın çekişmeli maçlara sahne olduğunu düşünürsek ilgi artarak devam edecektir.

Stadyumlar: Maçlar Chennai’deki tarihi Chepauk ya da bugünkü ismiyle MA Chidambaram Stadyumu’yla, Bangalore’daki Chinnaswamy Stadyumu’nda oynandı. Chepauk’taki maçlar genellikle düşük skorlarla biterken Bangalore’dan üst üste sayı rekorları kırıldı.

Soru: Evsahiplerinden Royal Challangers Bangalore’un finale kadar Chennai’de oynanamaması turnuvada ortaya çıkan sonuçlara ve oyunun kendisine etkisi neydi?

O.B:  Kriketin vurucular ve atıcılar açısından eşit imkan sunan zeminlerde oynandığında maçların daha güzel geçtiği bir gerçek. Finale çıkan Royal Challengers Bangalore’un finalden önce oynadığı 5 maçta sadece 18 wicket almış olması, buna rağmen son 2 maçında hem South Australia hem de New South Wales’i 200 üzeri skorları geçerek yenmesi çoğu kişinin aklına şu soruyu getirdi. Acaba T20 kriketin geleceğinde atıcıların rolü azalacak ve takımlar kadroda vuruculara fazla mı ağırlık verecekler? Neyse ki Bangalore, finalde benzer bir galibiyet alamadı ve tüm kriketseverlerin içi rahatladı. Yine de önümüzdeki yıllarda sadece skor fazla olsun, 4 ve 6 sayı getiren büyük vuruşlar sıklıkla yapılsın, böylece seyirciler coşsun beklentisiyle stad zemininin hazırlanmasının önüne geçilmeli düşüncesindeyim.

Turnuvanın döndüğü an: Arun Karthik’in kahramanlığı. Royal Challangers Bangalore takımının wicketkeeper(kalecilik) görevini üstlenen genç oyuncu, South Australia maçının son topunda beklenmedik şekilde mükemmel bir vuruş yaptı ve gerekli 6 sayıyı alarak takımını yarı finale çıkardı. Güney Avustralyalılar kazansaydı, yarı finale çıkacaklar ve çok farklı maçların ortaya çıkmasına sebep olacaklardı.

Soru: Size göre turnuvada öne çıkan oyuncular kimlerdi?

O.B: Turnuvanın öne çıkan oyuncularını düşündüğümüzde zaten Lasith Malinga, David Warner, Jacques Kallis gibi oyuncular popüler oyuncular ve herkes tarafından tanınıyor. Ben ise daha çok turnuva öncesi uluslararası alanda isim yapmamış oyuncular içerisinden dikkat çeken isimleri ön plana almak istedim. İlk olarak aklıma gelen de Sunil Narine oldu. Yerel ligde bile yeni yeni oynamaya başlayan 23 yaşındaki falsolu atıcı oynadığı 4 maçta aldığı 8 wicketın yanında fazla koşu vermemesi ile de dikkat çekti. Genelde falsolu atıcılar yönünden güçlü isimlerin çıkmadığı Karayipler bölgesinden yetişen bu oyuncu, muhtemelen uluslararası alanda ülkesini kısa zamanda temsil etmeye başlayacaktır. İkinci isim ise Güney Afrika ekibi Warriors’ın açılış vurucusu Jon-Jon Smuts. Ülkesinde uzun süredir bilinen bir isim olmasına rağmen bu turnuvada takımına ciddi katkılar sağlaması (oynadığı 4 maçın üçünde 30 sayının üzerine çıktı) dikkatlerden kaçmadı. O da 23 yaşında ve önümüzdeki yıllarda adından söz ettirecektir. Bir dikkat çekici isim de New South Wales’in hızlı atıcısı Patrick Cummins oldu. 18 yaşındaki genç yetenek şimdiden Avustralya’nın önümüzdeki 15 yılına damga vuracak isim olarak gösteriliyor, bu büyük organizasyonda da yeteneği, cesareti ve olgunluğuyla yıldızlaştı. Eğer sakatlıklardan uzak durabilirse beklentileri karşılayacaktır.

Yaklaşık 3 hafta süren mücadeleler, pek çok unutulmaz maça sahne oldu. Trinidad Tobago’nun hem Mumbai’ye, hem de New South Wales’a son topta kaybetmesi, turnuva tarihine geçti. Bangalore, Şampiyonlar Ligi tarihi sayı rekorunun iki defa kırıldığı maçla yarı finale çıkması ilginçti. Yine, Avustralyalı David Warner’ın 135’le T20 tarihi sayı rekorları listesine dördüncü sıradan girdiyse de takımı New South Wales’in elenmesini engelleyemedi.

Soru: Turnuvanın bu denli ilginç maçlara sahne olması, kriketin ve T20’nin geleceğini nasıl etkiler?

O.B: Gerek organizasyon gerek maçların kalitesi bakımından başarılı geçen bir turnuvanın ardından bu geleneksel sporun geleceğinin parlak olduğunu söylemek yanlış olmaz. Özellikle bu yıl uluslararası düzeyde oynanan Test maçlarının, tek günlük (ODI) maçların Dünya Kupası’nın ve de Twenty20 Şampiyonlar Ligi’nin büyük heyecana sahne olduğunu düşünürsek, için bu turnuvanın başarısı kriketin hem popülaritesinin artması hem de ülkemiz gibi yeni yeni kriketin takip edilmeye ve oynanmaya başladığı ülkelerde yaygınlaşması için büyük bir fırsat sunuyor.

27 Eylül 2011 Salı

Kriket Üzerinden Çeşitlemeler: 1. Bölüm

Bir reklamla başlayalım. Eurosport2, 4. kez girişilen ancak 3.kez düzenlenen  T20 Şampiyonlar Ligi maçlarını yayınlamaya başladı. Kriketin bu en kısa formatındaki mücadeleleri Türkçe anlatıyoruz ve bu sporu çok iyi bilen Okcan Basat'ın yorumlarıyla da keyifli ve biraz da öğretici hale getirmeye çalışıyoruz.
Hayır, yayın saatleri yazı konusu değil. Burada biraz çekirdek konulardan bahsetmek istedim. Örneğin kriket neden sevilir, neden sevilmez, neden sıkıcıdır? Yaklaşık 3 yıldır bu yayınları yapıyoruz ve genellikle maç sırasında oyunla ilgili olumlu yorumlar alıyoruz. Ben mümkün olduğunca dışarıda insanlar neler düşünüyor, merak edip soruyorum. Genellikle duyduğum eleştiriler(olumsuzlar) kriketin sıkıcılığı üzerinde toplanıyor.
Bir sporun sıkıcılığı nedir ve kriket gerçekten 'sıkıcı' mıdır? Bu sorunun cevabı bence hayır ancak evet diyenlerin neden bunun seçtikleriyle ilgili iki yorumum var, birinicisini bu yazıda aktarıyorum, diğeriyse  bir başka yazıyı hak ediyor.
Bana kalırsa, yapılan işin sıkıcılığı tamamen kişinin kendisiyle ilgili bir durum. Kısaca, bir işten anlamıyorsanız, onu reddedecek, yapmak istemeyecek, anlamsız ya  da sıkıcı bulacaksınızdır. Lisede matematiğim ya da fiziğim  gayet iyiydi ve insanların 'Matematik' ya da 'Fizik çok sıkıcııı' demelerini anlayamazdım. Temellerinizin sağlam olduğu ve hakim olduğunuz bir konuda size sunulan bir meydan okuma karşılamanın nesi sıkıcı olabilirdi ki? Vatani hizmeti yerine getirirken, oradaki  insanların çok da fazla sporu sevmediğini, hatta basketboldan dahi hoşlanmadığını fark ettim. Bu yazıyı okuyan pek çok insan basketbolun zevkli bir spor olduğunu düşünüyordur diye var sayıyorum. Laf arasında birkaç arkadaşımını fikriyatını yokladım konu üzerindeki; aldığım cevaplar beni şaşırtmadı. Çoğu ya parkede neler olup bittiğini anlamıyordu, ya da çocukluğunda basketbol üzerine yaşadığı bir başarısızlıkla(bkz. beden eğitimi dersleri) olmayan hevesini yitirmiş, travmadan sonra korkunun üzerine gitmeyip yok saymakla kurtulmuştu.
Evet kabul ediyorum, ilk izleyenler için kriket anlaması güç bir spor. Sahada bir sürü  oyuncu var ve herbirinin de ayrı ayrı görevleri mevcut. Kameranın açısının yetersizliği (bu sorun futbolda da var) yüzünden fielder yani alan oyuncuları da sahada tam olarak görülemiyorve  kimin nerede  ne yaptığı pek belli olmuyor. Topun gittiği yere yetişmek için kamera diğer tarafa dönerse de bu sefer iki çizgi arasında gidip gelen oyuncuları göremiyor ve sayı nereden kazanıldı anlayamıyorsunuz. Durağan bir spor gibi gözükebilir fakat o top atıcının elinden çıktıktan sonra her şey çok hızlı ilerler. Bir de buna türlü türlü runout denemeleriyle kopan gürültüyü ekleyin; birileri heyecan içerisinde bağırışırken siz melul melul bakarsınız.
Tüm bunları  hiç  sorun etmeyin(zaten etmiyorsunuz da) çünkü buna alıştırılmadınız. Fakat bu, asla anlamayacağınız anlamına da gelmez. Her zaman olduğu gibi yine konuyu günümüz ve ülkemiz spor kültürüne bağlamak mecburiyetindeyim. Kriketi Türkiye'de izlemek şöyle bir şey: İki arkadaşınız, sizin hiç anlamadığınız ya da o güne dek ilginizi çekmeyen bir dizi hakkında konuşuyor ve bölüm bölüm masaya yatırıyor. Zaten konu da size pek albenili gelmedi. Onun yerine bildiğiniz, tanıdığınız bir şeyler yapmayı tercih edersiniz; sevdiğiniz, alıştığınız diziyi yeğlersiniz. Hangi dizi daha kaliteli ve eğlenceli umrunuzda değildir; siz 'tekrarın sakinliğini ararsınız.' Bu, arkadaşlarıyla Çin lokantasına gidip de daha hiçbir şey görmeden 'Izgara köfte daha iyiydi yahu' diyen adamın mantalitesiyle-bence- aynı. Halbuki eğer bir gazetede, dergide, televizyonda, kriketle ilgili ama istikrarlı biçimde bir-iki kelime, ya da isimle karşılaşmış olsaydınız, bu fark ederdi.
Yine yakın zamanda keşfettiğim bir şey: uzun yazılar okunmuyor. O yüzden de epey bir uzattığımı düşündüğümün yazının 'Sözün özü' kısmına doğru  gelirken kısaca  sesli düşünmeye kalkıyorum: Küreselleşen dünyada artık türlü türlü sanat eserleri, yemek çeşitleri,giysi modelleri ulaşılabilir bir durumda, hemen  her spor da öyle. Eğer hayattan alınan keyfi bir tık yukarı çıkarmak istiyorsam da hiçbirine sırt çevirme lüksüm yok. Anlamadığım şeylerden kaçmanın da kişiye pek bir şey kazandırmadığını düşünüyorum. Farkında mısınız bilmiyorum fakat iktisat terimleriyle konuşursak; şu son iki haftada(yayıncı kuruluş sağ olsun) futboldan aldığımız marjinal faydanın doyum noktasına doğru yaklaşıyoruz. Yani iki maçı üst üste izledikten sonra üçüncü maçı aynı heyecanla izleyemiyor hale geliyoruz yavaş yavaş. Buna bir de gazetelerin spor sayfalarında yer alan gerekli gereksiz bir ton açıklamayı,röportajı, antrenman haberini vs. eklersek, son günlerin popüler deyimiyle bir 'aşırı yükleme(overdose)' durumuyla karşı karşıya kaldık ki bu, futbolun uzun vadede anlatıla anlatıla bitirilemeyen o ünlü 'marka değeri'ne de zarar verecektir.
Kısacası kriket kuralları çok karmaşık bir öcü değil;sadece ilk defa gördüğü bir çiçek türünden 'zehirlidir bu' diye kaçan insanların kendilerine göre haklı eleştirisidir bu. Biraz gayret ve bir bilene sormakla, Pisagor'u,Euclides'i ya da 30-60-90 üçgenini anlayana trigonometri keyif vermeye başlar basit konuşursam. 'Ben bunu anlamıyorum' bir kaçış kapısıdır ancak Matrix'deki Trinity'nin Neo'ya dediği gibi: "O yoldan gitmek istemediğini biliyorum çünkü tam olarak nereye gittiğini iyi biliyorsun". Maksat, çeşit olsun. 

4 Nisan 2011 Pazartesi

Dünya Kupası Finali, Hindistan-Sri Lanka, Hindistan 6 wicket farkla kazandı

Sri Lanka 274(Jayawardene 103, Yuvraj 2/49) Hindistan 277(Gambir 97, Dhoni 91, Dilshan 1/27)

Okcan Basat'ın da belirttiği  gibi, maçtan önce favorinin Hindistan olduğunu belirtmek zor değildi. Bunu göz önünde bulunduran Kumar Sangakkara, bir takım kumarlar oynamak zorunda olduğunu farketmişti. Bunlardan biri, falsolu atışlarda sağ el sol el kombinasyonunu bir tarafa bırakmak ve Rangana Herath'sız maça çıkmaktı. Üstleik Angelo Matthews gibi hızlı atış yapan ve allrounder karakterli bir oyuncunun yerine Suraj Randiv'in apar topar, Dünya Kupası havasına dahi giremeden final için çağırılması ve direk olarak oynatılması, Mendis'ten o denli memnun olunmadığı anlamına mı gelmekteydi? Sonuç olarak sağ elli baş spinner Murali, ona yardım edecek adam da Ajantha Mendis değil, Randiv'di. Malinga ve Kulesakara'ya yardımcı olacak hızlı atıcıysa Thisara Perrera'ydı. Özet olarak batting kadrosunu güçlendirmiş ve spini tercih etmeye mahkum olan bir Sri Lanka'yla, her zamanki kadrosuna hızlı atıcı Sreensath'ı ekleyen ve rakibiyle kıyasladığında 1 fazla hızlı atıcıyla oynayan Hindistan final için karşı karşıya geliyorlardı.

Para atışında ilginç bir olay yaşandı.İlk para atışında kim önce neyi seçti belli olmadığı için atış tekrarlandı ve bu kez kazanan Sri Lanka kaptnı  Kumar Sangakkara hücum yapmayı seçti.   Bu, bir risk olarak algılanabilirdi çünkü Sri Lanka'nın çok güvenmediği bir batting kadrosu vardı ve ikinci devrede rakibi kısıtlayacakları yer, belli ki bir yere kadardı. Nitekim henüz maç başında Dilshan'la Tharanga ve  birazdan da Sangakkara'nın kaybedilmesi, şampiyonluğun zora girmesi anlamına gelmekteydi. Zira turnuva boyunca kendi kalibresinde rakiplerle pek karşılaşmayan Sri Lanka'da orta ve arka sıra vurucularına pek de fazla iş düşmememişti. Ne var ki sahneye çıkan eski kaptan Mahela Jayawardene, son 3-4 aydaki en iyi maçlarından birini çıkardı ve takımı 100'e ulaştırdı. Arka sıralarda oyuna giren Nuwan Kulesakara'nın 6 topta 1 koşu alarak çıkması, ayrıyetten bir darbeydi çünkü zaten batting order'ı kuvvetlendirmek için, bu maça özel olarak kadroya alınmıştı. Yine, bazen de allrounder karakteriyle batting'e fayda sağlayan Thisara Perrera'nın 22'si de önemliydi. Sri Lanka, kötü başlayan devreyi orta karar, hatta iyi denebilecek bir hesapla, 274/9'la bitirdi.Fakat bu overda 2 wicket almayı başaran Yuvraj Singh'in, turnuva genelindeki çift yönlü güzel oyununu önemli final dakikalarına da taşıması takdire şayandı.

Sıra Hindistan'a ve geçen yılki Asya Kupası'nın rövanşını almaya gelmişti. Sri Lanka'nın en büyük kozu Malinga'ydı ve yine saçlarıyla güldüren hızlı atıcı, Virender Sehwag'ı anında avlayışı ve Sachin Tendulkar'ı da erken gönderişiyle evsahiplerini düşündürdü. 31/2, Hindistan için  gerçekten sıkıntılı bir skordu. Sehwag gibi sık sık sakatlık yaşayan, hatta bu turnuvada da sakat sakat oynayan Gautam Gambhir olmasa ne olurdu bilinmez ama Gambir ortalığı toparladı. 3. spinner olarak devreye giren Dilshan'ın Virat Kohli'yi caught&bowled'la çıkarırken yaptığı yakalayış, Sri Lankalıları bir kez daha aya kaldırmaya yetti. Kritik karar, MS Dhoni'den geldi.  Hindistan kaptanı, gemiyi kurtaran kişi rolünü üstlenmek istedi ve Gambir'in yeni ortağı oldu. Reklam sektöründe attığı dev adımları Dünya Kupası boyunca bir kez daha izlediğimiz Dhoni, aldığı sorumluluğu başarıyla yerine getirdi. Belki biraz şanslıydı ancak Murali'nin sakatlığı Sri Lanka'yı etkilemişti.3-4 topta da top yakalanacakken düşürülünce Sri Lanka için yapacak fazla bir şey kalmamıştı. Belki Hindistan'a gereken koşu oranı, mevcut koşu oranından düşüktü ama Lanka'nın rakibi durduracak silahı yoktu. Nitekim önce Thisara Perrera, sonra da Nuwan Kulesakara  rakibin hedefi oldu.Son bölümde alınan powerplay, her şeyi bitirdi. Sonuçta Hindistan, turnuva öncesindeki beklentileri boşa çıkarmadı ve kriket tarihlerini değiştiren 83 Dünya Kupası zaferinden sonra, aynı mutluluğu bir kez daha yaşadı. Böylece gitgide yükselttikleri seviyeleri, tavan noktasına vardı. Muralitharan'sa, kariyerinin sonunda yeniden kupayı kaldıramadan veda etmek zorunda kaldı. Bana kalırsa Sri Lanka da, uzun süre final göremeyecek.

Hindistan için bu kupada kazanılan manevi mutluluğu para dönüştürme zamanı da çok yakın. Yaklaşık 4 gün sonra Twenty20 Premier Ligi  IPL  başlıyor. Yakın  zamanda da gözler Avustralya-Bangledeş serisine dönecek. 

1 Nisan 2011 Cuma

Hindistan-Sri Lanka, Dünya Kupası Finali, 02 Nisan 2011, Wankhede Stadyumu, Mumbai

Hindistan: 2007'de Kriket Dünya Kupası'nda sürpriz bir şekilde elendikten sonra aynı yıl T20 Dünya Kupası'ın kazanarak yükselişe geçen Hindistan önce Test sıralamasında 1 numaraya yükselerek ulaştığı üst seviyeyi bir Dünya Kupası zaferiyle pekiştirmek ve kriketin yeni süper gücü olduğunu ispatlamak istiyor. Özellikle efsane oyuncu  Sachin Tendulkar için bu maçın önemi daha da fazla çünkü parlak kariyerindeki tek eksik olan bir Dünya Kupası zaferi belki de onun son maçı olacak. Turnuva boyunca zaman zaman sıkıntılar yaşasa da özellikle çeyrek finaldeki tarihi Avustralya zaferi sonrası performansını zirveye çıkaran Hindistan, ezeli rakibi Pakistan'ı da yenerek finalin favorisi olduğunu ispatladı. Ne var ki artan bu psikolojik baskı, 2003'te olduğu gibi ters de tepebilir. Evinde büyük bir taraftar desteğiyle oynayacak Hindistan, ele geçirdiği fırsatı değerlendirip şampiyonluğa ulaşmak için var gücüyle çalışacaktır. Son yarı final maçında sakat sakat oynayan Gautam Gambhir takımda yer alacak, ancak aynı maçta sakatlanan Ashish Nehra'nın durumu belirsiz. Özellikle son overlarda önemli bir silah olan Nehra'nın olmaması durumunda Hindistan'ın falsolu atıcılarının öne çıkması şart. Bugüne kadar maçlarda Virender Sehwag-Sachin Tendulkar ikilisinin iyi başlangıçları Hindistan'a ivme kazandırdı, finalde bu ikilinin vurucu performansları hayati önem taşıyacak. Tüm departmanlarda rakibine teoride üstünlük sağlayan Hindistan'ın maçın favorisi olduğunu belirtmek yanlış olmaz.

Muhtemel Kadro: Virender Sehwag, Sachin Tendulkar, Gautam Gambhir, Virat Kohli, Yuvraj Singh, Mahendra Singh Dhoni, Suresh Raina, Harbhajan Singh, Zaheer Khan, Shantakumaran Sreesanth, Munaf Patel

Sri Lanka: 2007'den sonra bir kez daha finale yükselen 1996'nın şampiyonu Sri Lanka, eğer maçı kazanabilirse rakibine tarihin en büyük hayal kırıklıklarından birini yaşatacaktır. Turnuva boyunca iyi maçlar oynayan, ancak nisbeten rakibine oranla daha kolay maçlar sonrası finale çıkan Sri Lanka'nın sıkıntıları rakibine oranla biraz daha fazla gibi gözüküyor. Turnuvanın en iyi oyuncusu adaylarından birisi olan Tillakaratne Dilshan'ın önderliğindeki vurucu kadrosu, turnuva boyunca istikrarlı oynayan Upul Tharanga, Kumar Sangakkara ve Mahela Jayawardane üçlüsünün katılımıyla sağlam bir platform oluşturmasına rağmen orta ve alt sıra vurucularından yeterli katkı gelmemesi ciddi bir problem. Buna ek olarak takımın all-rounder oyuncusu Angelo Mathews'ın sakatlığı nedeniyle oynamayacak olması baş ağrıtacaktır. Efsane atıcı Muttiah Muralitharan, turnuva boyunca sakat olmasına rağmen 15 wicket alarak takımı sırtladı. Lasith Malinga haricinde diğer atıcılarından yeterli destek gelmemesi Hindistan gibi güçlü vurucu kadrosu karşısında büyük bir dezavantaj. Bir önemli nokta da muhtemelen 3 spinner kullanacak Sri Lanka'nın bu taktiksel hamlesinin sonucu ne olacak? Dolayısıyla Sri Lanka'nın maçı kazanması için oyuncuların hayatlarının performanslarını ortaya koyması gerekiyor.
Muhtemel Kadro: Upul Tharanga, Tillakaratne Dilshan, Kumar Sangakkara, Mahela Jayawardane, Thilan Samaraweera, Chamara Silva, Nuwan Kulasekara, Lasith Malinga, Rangana Herath, Ajantha Mendis, Muttiah Muralitharan
Wankhede Stadyumu, Mumbai: Deniz kıyısına yakınlığı nedeniyle tipik bir Hindistan stadyumu gibi olmayan ve hızlı atıcılara da şans tanıyan bir alan. Turnuva boyunca burada iki maç oynandı, bunlardan birisinde Sri Lanka, Yeni Zelanda'yı grup maçında yenmeyi başardı. Son 10 yıl içinde burada oynanan maçlarda sahanın değişken karakteri nedeniyle hedef skor hakkında tahmin yapmak zor olsa da genelde ilk vurucu olan takımın 300 üzeri bir sayı yapması önemli, çünkü burada 2. olarak vurucu olmak ciddi bir problem. Bundan dolayı kura atışı da hayati öneme sahip olacak. 45000 kişilik kapasiteye sahip olan stadın ağzına kadar dolu olması bekleniyor.